‘Biyolojik Çeşitlilik’ Kategorisi için Arşiv

Deniz ve Kıyı Ekosistemleri

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Türkiye, kıyıları adalar dışında 8.333 km uzunluğunda olan ve her biri farklı ekolojik özelliklere sahip Karadeniz, Akdeniz, Marmara ve Ege denizleri ile çevrilidir. Marmara Denizi bir iç deniz özelliğindedir; Karadeniz’deki kıyı uzunluğu 1.700 km, Ege Denizi’ndeki, adalar dışında, 2.805 km, Akdeniz kıyıları ise 1.577 km’dir.

Karadeniz, dünyanın okyanuslardan en fazla yalıtılmış ve en geniş anoksik denizi özelliğindedir. Günümüzde Karadeniz, yaşam ortamı kaybı, aşırı avlanma, deniz taşımacılığı ve karasal kaynakların neden olduğu kirlilik, yabancı türler ve ötrofikasyon tehdidi altındadır. Karadeniz insanının yaşamı önemli ölçüde balıkçılığa bağlıdır. Aşırı avlanma, kalkan, hamsi, uskumru, tonbalığı, kılıçbalığı gibi ticari balık türü stoklarının azalmasına ve mersinbalığı gibi türlerin neslinin tükenme noktasına gelmesine neden olmuştur. Ticari olarak önemli 26 türden yalnız altısının kaldığı söylenebilir.

Hamsi, uskumru, palamut gibi pelajik balık türlerinin yumurta ve larvalarıyla beslenen ve Kuzey Amerika’nın Atlas Okyanusu kıyılarından balast sularıyla gelen yabancı bir tür olan Mnemiopsis leidyi Karadeniz’in önemli sorunlarından yalnızca biridir. Bu türün ticari değeri büyük başka türlerin yok olmasına yol açması, balıkçıların gelir ve yaşam standartlarını etkilemektedir. PCB ve DDT türü kirleticiler liman alanlarında aşırı yoğunluktadır. Öte yandan, deniz memelileri Karadeniz’in kirliliği ve rasgele avlanma yüzünden tehdit altındadır. Soyu tükenmekte olan Akdeniz foku, genetik yalıtılmışlık ve yaşam ortamının tahribi sonucunda Karadeniz’de neredeyse yok olmuştur.

Kara kökenli kirleticiler çoğunlukla Tuna Irmağı havzasından kaynaklanmakta, ötrofikasyona ve mevsimsel oksijen eksikliğine neden olmaktadır. Örneğin, her yıl % 48’i Tuna Irmağı tarafından taşman 111.000 ton yağ ve bileşikleri Karadeniz’e akmaktadır. Yılda 50.000 geminin girdiği Karadeniz, atık su ve petrol sızıntısı gibi kirleticilerle dolmaktadır.

İstanbul ve Çanakkale boğazları ile Marmara Denizi, biyolojik, coğrafi, meteorolojik ve hidrolojik özellikleriyle, Akdeniz ile Karadeniz arasında özel bir ekosistem oluşturur. Bu ekosistemin korunması, Akdeniz ve Karadeniz’in korunması için yaşamsal öneme sahiptir. Deniz taşımacılığı kazaları, kirlilik ve yabancı türler bu önemli deniz ekosistemine yönelik en büyük tehditlerdir (Öztürk ve Öztürk, 1996).

Dünyanın en fazla trafiğe sahip su yolu olan Türk Boğazlarındaki kazaların önemli bir bölümü gemi ve tankerlerin, zayıf görüş ve güçlü akıntılardan kaynaklanan seyir hatalarının sonucudur. Örneğin, 1999 yılında bu boğazlardan geçen 50.000 gemiden 6.000’i petrol tankeridir. Sürekli artan bu trafik nedeniyle, kaza ve çevresel risk tehlikesi artmaktadır. Ayrıca, daha fazla yabancı türün tanker balast sularıyla Karadeniz’e taşınması söz konusu olabilir (Öztürk, Öztürk ve Algan, 2001). 1994’ten bu yana Boğazlar’da insan ve çevre güvenliği bir yönetmelikle sağlanmakta ve gemilerin transit geçişi sırasında çevre kirlenmesini önleyecek uluslararası kurallar titizlikle uygulanmaktadır. Denizcilik Müsteşarlığı tarafından yürütülen ve 2002 sonuna değin tamamlanması beklenen Türk Boğazları Deniz Trafik Yönetimi ve Bilgi Sistemi Projesi Boğazlar’m güvenliğini sağlamada önemli bir adım olacaktır.

Ege Denizi Akdeniz’in bir parçasıdır ve birçok ada, adacık ve kayalıklarıyla, ekosistem çeşitliliği açısından kritik bir konumdadır. Ege Denizi soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan Akdeniz foku (Monachus monachus) için son derece önemlidir. Anadolu-Avrupa geçiş bölgesinde bulunması nedeniyle, Ege Denizi hem Avrupa hem de Anadolu’nun biyolojik çeşitliliğinin korunması açısından büyük önem taşır. Ege Denizi ve adaları, ekosistemin sürdürülebilirliğinde önemli rolü olan birçok mikro yaşam ortamını barındırır (Posidonia oceanicave Cystoseira türleri). Ege Denizi’nin bitki ve hayvan varlığı petrol sızıntıları, yabancı türlerin yayılması, aşırı avlanma ve yaşam ortamı yok olması tehditleriyle karşı karşıyadır. Ege Denizi’ne kıyısı olan yerleşimlerin yeterli altyapısı yoktur ve hem kent hem de sanayi kökenli atıklar Ege ekosistemi için ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Öte yandan, Ege ve Akdeniz, Karadeniz’le olan bağlantısı nedeniyle petrol tankeri trafiğinin bir parçasıdır ve ciddi bir biçimde tanker kazalarının tehdidi altındadır. Ege Denizi yaşam ortamları ayrıca, adalardaki yeni yerleşimler, kıyılarda ekosisteme duyarlılık göstermeyen turizm yatırımları, liman inşaatları ve yol yapımları nedeniyle de tahrip olmaktadır (Öztürk ve Öztürk, 2000).

Türkiye kıyıları boyunca, çok farklı jeolojik yapılara sahip olan ve birçok balık türü ile başka deniz canlılarını barındıran 30-35 bin deniz mağarası bulunduğu tahmin edilmektedir. Bazıları Akdeniz fokunun yaşama alanı olan bu mağaralar birçok balık türünün de barınağıdır. Bunlardan yalnızca 1.100’ü incelenmiş, haritası çıkarılmış ve bozulmakta oldukları görülmüştür. Türkiye’deki mağaraların ve buralarda yaşayan organizmaların korunması için hem yasal düzenlemeler yapılmalı hem de “koruma ve kullanım modelleri” belirlenmelidir. (Çevre Bakanlığı, 2001).

Sulak Alan Ekosistemleri

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

İç sular Türkiye yüzölçümünün % 1,6’sım kapsar; 200 doğal gölün alanı yaklaşık 906.000 ha’dır. Yapay baraj göllerinin yüzey alanı ise 380.000 hektardır. Türkiye’nin 26 su havzasının yıllık ortalama yüzey akışı 186 milyar m3’tür. Uzunluğu 500 km’den fazla olan dokuz ırmak vardır. Akarsuların çoğu denize ulaştıkları kıyı alanlarında, lagünleriyle birlikte son derece verimli deltalara sahiptir. Bu deltalar, başta su kuşları olmak üzere biyolojik çeşitlilik açısından, verimli topraklarıyla da ekonomik bakımdan büyük önem taşır.

Türkiye’de, baraj gölleriyle birlikte 1.851.000 ha’lık bir alan kaplayan sulak alanlar, su kuşları ve sucul türler için önemli bir yaşam ortamı oluşturmaktadır. Türkiye’de var olan 250 sulak alandan 58’i uluslararası önemdedir ve bunlardan 18’i “A” sınıfı sulak alan olarak uluslararası düzeyde kabul görmüştür. Türkiye’nin sulak alanlarından 76’sı (1.240.000 hektar) önemli kuş alanı olarak belirlenmiştir.

Doğu Avrupa ile Afrika arasındaki benzersiz coğrafi konumu ve denizlerle çevrili olması nedeniyle Türkiye, Batı Palearktik bölgede karalar üzerinden uçarak göç eden kuşların ana yolu üzerinde yer alır. Kuşlar biri ilkbaharda, öbürü sonbaharda olmak üzere yılda iki kez göç ederler. Bu göçlerin her biri, türlerin göç takvimlerine bağlı olarak, farklı yoğunlukta gerçekleşir. Kuşlar kışları Afrika’da ya da ılıman bölgelerde geçirir, üreme dönemlerinde ise Türkiye ya da Avrupa’ya gelirler. Göçmen kuşların göç mevsiminde yoğunlaştıkları üç ana geçiş yolu Türkiye’dedir: İstanbul Boğazı ile Artvin-Borçka ve Hatay-Belen geçitleri. Soyu tehlikede pek çok tür Türkiye üzerinden geçerken bu üç geçiş yolunda yoğunlaşır. Bu türler arasında eylek (Ciconia ciconia), kara leylek (Ciconia nigra), kızıl akbaba (Gyps fulvus), küçük akbaba (Neophron percnopterus), küçük orman kartalı (Aquila pomarina), büyük orman kartalı (Aquila danga), küçük kartal (Hieraaetus pennatus), yılan kartalı (Circaetus gallicus), kara çaylak (Milvus migrans), arı şahini (Pernis apivorus), şahin (Buteo buteo), saz delicesi (Circus aeruginosus), çayır delicesi (Circus pyagarsus), gökçe delice (Circus cyaneus), bozkır delicesi (Circus macrourus), atmaca (Accipiter nissus), yoz atmaca (Accipiter brevipes), gökdoğan (Falco peregrinus), delice doğan (Falco subbuted), tepeli pelikan (Pelecanus crispus), ak pelikan (Pelecanus onocrotalus), kaşıkçı (Platalea leucorodia) ve turna (Grus grus) sayılabilir.

Sonbaharda leylek, pelikan ve şahin gibi kuşlar ya kuzeybatıdaki Kırklareli ve İstanbul ya da kuzeydoğudaki Artvin üzerinden Türkiye’ye girerler. Artvin’den girenler büyük bir yay çizerek güney-güneydoğu yönünde uçarlar. Kuzeybatıdan girenler ise, Anadolu’yu çaprazlamasına geçerek güneydoğuya uçar ve Hatay iline ulaşırlar. Bu kuşlar ilkbaharda geri döner ve ters yönde, hemen hemen aynı göç yolunu izlerler. Bu yollar özellikle soyu tükenmekte olan türler için pek çok yaşamsal tehlikeyi barındırdığı için, Türkiye gibi geçiş ülkeleri büyük önem taşır. Daha çok yırtıcı kuşların, özellikle de şahinlerin göç yolu üzerindeki Artvin-Borçka Geçidi’nde, 1976’da 230 binden fazla yırtıcı kuş sayılmıştır. Hatay geçişi, ülkeye kuzeybatıdan ve kuzeydoğudan giren göçmen kuşların ilkbahar ve sonbaharda toplandığı başlıca göç yoludur. Kuş Araştırmaları Derneği’nin 1998’den bu yana gerçekleştirdiği araştırmalar, her yıl Belen Geçidi’nden 500 bin göçmen kuşun geçtiğini ortaya koymuştur. Bunların başlıcaları leylekler (Ciconia türleri), kartallar (Aquila türleri) ve şahinlerdir (Buteo türleri ve Pemis apivorus).

Türkiye’nin sulak alanları, kendisini besleyen kaynaklar üzerinde inşa edilen barajlar ve sulama amacıyla akarsu yönlerinin değiştirilmesi; tarım, sanayi ve evlerden kaynaklanan atıklarla kirlenme; tarım ve yerleşim arazisi kazanmak üzere yürütülen kurutma ve ıslah çalışmaları; aşırı ve yasadışı balıkçılık ve avcılık; canlı türlerinin yumurta ve yavrularının yasadışı toplanması; denetimsiz saz kesimi ve yakılması; lagünlerde balık yetiştiriciliği; tortullaşma ve su yönetimi yapılmayışı ile turizm gibi insan kaynaklı nedenlerle tahrip olmaktadır.

Türkiye 1994’te Ramsar Sözleşmesine taraf olmuş ve Manyas, Burdur ve Seyfe gölleri ile Göksu Deltası ve Sultan Sazlığı Sözleşme listesine alınmıştır. 1998’de Yumurtalık Lagünü ve Uluabat Gölü ile Gediz ve Kızılırmak deltalarının eklenmesiyle, Sözleşme listesinde yer alan sulak alanların sayısı dokuza yükselmiştir. Buna paralel olarak Çevre Bakanlığı, sulak alanların karşı karşıya olduğu tehlikeleri gidermek ve Ramsar Sözleşmesini ulusal düzeyde uygulamak için, Sulak Alanlar Yönetmeliğini uygulamaya koymuştur. Ayrıca, Manyas ve Uluabat göllerine ilişkin yönetim planları da hazırlanarak uygulanmaya başlamıştır.

Step Ekosistemleri

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Yaklaşık 12.000 yıl önce Türkiye’nin % 70’ine yakınının ormanlarla kaplı olduğu, steplerin Tuz Gölü dolayında küçük bir alanı kapladığı bilinmektedir (Çevre Bakanlığı, 2001). Ormanların giderek artan biçimde yıkıma uğraması sonucunda, Anadolu’da step florası egemen duruma geçmiştir. Son 50 yılda ise, tarım alanları açma, yanlış sulama yöntemleri ve yanlış arazi kullanımı gibi insan kaynaklı sorunlar nedeniyle, step alanlarının da büyük bir bölümü geri dönülemez biçimde tahrip olmuş, kalanların önemli bir kısmı da aşırı otlatma nedeniyle bozulmuştur.

Step ekosisteminin bir parçası olan ve 21.745.000 ha’lık alanıyla Türkiye’nin % 28’ini kapsayan çayırların, 1935’te 44.300.000 ha, 1950’de ise 37.800.000 ha olduğu bilinmektedir. Bu alanlar artan nüfusun yiyecek gereksinimini yeni tarım alanları açarak karşılama politikalarının bir sonucu olarak yıkıma uğramıştır. Bugün çayır alanlarıyla birlikte, tarımda kullanıma pek uygun olmayan marjinal alanları da kapsayan step ekosistemlerinin kapladığı alan 28.000.000 ha’dır.

Barındırdığı doğal bitki ve hayvan türleriyle, step alanlar biyolojik çeşitlilik açısından yaşamsal öneme sahiptir. Bu türler tarıma, ilaç sanayisine ve bazı başka sanayilere önemli katkı sağlar. Birçok tahıl yabanıl endemik türlerden yetiştirilmektedir. Tahılların büyük çoğunluğu yalnızca Türkiye’ye özgü olan yabanıl türlerden yetiştirildiğinden, stepin ekonomik açıdan belki de en önemli ekosistem olduğu görülmektedir (Çevre Bakanlığı, 2001).

Türkiye step ekosistemi; endemik bir alt-tür olan Anadolu miflonunun (Ovis orientalis anatolica) yanı sıra, kurt (Canis türü), huş faresi (Sicista caucasia), köstebek (Talpa europea), gelengi (Citellus citellus), Avrupa ölçeğinde soyu tehlikede olan kuş türlerinden toy (Otis tarda) ve küçük kerkenez (Falco naumanni) ile yılan kartalı (Circaetus gallicus), şahin (Buteo türü), doğan (Falco türü), delice (Circus türü), mezgeldek (Tetrax tetrax), ibibik (Upupa epops) ve bıldırcın (Cotumix türü) gibi pek çok önemli türü barındırır.

Özellikle son 50 yılda aşırı nüfus artışı ve beraberinde getirdiği tüketim, mera yönetimi olmaksızın yapılan aşırı otlatma, meraların tarımsal alana dönüştürülmesi, tarım alanlarındaki yanlış uygulamalar, denetimsiz avcılık, anız yakılması, kirlilik, erozyonun artması, yol ve baraj inşaatları, ekonomik değer taşıyan (özellikle tıbbi) bitkilerin sürdürülebilir olmayan yöntemlerle aşırı toplanması ve yanlış madencilik etkinlikleri Anadolu’daki step alanlarının ve ekosistemlerinin büyük ölçüde yıkıma uğramasına neden olmuştur.

Orman Ekosistemleri

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Ekosistemlerin niteliğine göre Türkiye ormanları; nemli, yarı-kurak ve kurak alanlarda ormandan stepe geçiş bölgesindeki ormanlar olarak üçe ayrılabilir. Ekolojik bölgeler temelinde, Akdeniz, Doğu Karadeniz ve Batı Karadeniz orman ekolojik bölgeleri olarak gruplandırılabilir. Orman tipine göre ise, iğneyapraklı ve yapraklı ormanlar olmak üzere iki ana orman tipi ayırdedilebilir. Öte yandan, bu iki grubun karışımlarına göre çam, sedir, göknar, kayın ya da meşe-kaym karışık ormanlarından söz edilebilir.

Kolşik ormanlar ve alp tipi çayır alanları yüksek endemizmiyle Doğu Karadeniz’de dikkat çekerken, Batı Karadeniz Bölgesi’nde odunsu türlerden oluşan yapraklı ormanlar görülür. Dünyanın en geniş doğal sedir (Cedrus libani) ormanları ise Akdeniz Bölgesi’nde, Toros dağlarında yer alır. Bu ekolojik bölge ormanları, çok yüksek sayıda endemik bitki türü içermesi nedeniyle, yüksek endemizm oranına sahip olarak tanımlanmaktadır. Ege ve Akdeniz bölgelerinde, çalılık ve makilerin yanı sıra, nemli, yarı-nemli iğneyapraklı ve kuru ormanlar (meşe, kara ve kızıl çam) da bulunur.

Türkiye yüzölçümünün yaklaşık % 27’si (20.763.248 ha) orman rejimine tabi alanlardır. Orman ekosisteminde, bozuk orman alanları toplam orman alanının yaklaşık % 52’sini (10.735.680 ha) oluşturur. Türkiye ormanları, başta orman ağacı türleri olmak üzere, biyolojik çeşitlilik ve yapısal özellikler açısından son derece zengindir. Ormanlarda 5 çam, 4 göknar, 2’şer kayın, fındık, karaağaç, gürgen, dişbudak, 20 dolayında meşe, 10 akçaağaç, 5 huş türü ve çok sayıda alt­tür ile çeşit doğal olarak yetişmektedir.

Türkiye’deki orman ekosisteminde yaşayan hayvanlar arasında ayı (Ursus türü), tilki (Vulpes türü), kurt (Canis lupus), çakal (Canis aureus), vaşak (Lynx lynx), sırtlan (Hyena hyena) gibi etobur memeliler, geyik (Cervus ve Capriolus türleri), çengel boynuzlu dağ keçisi (Rupicapra rupicapm), yaban keçisi (Capm aegagrus aegagrus) ve yaban domuzu (Sus scrofa scrofa) türleri ile porsuk (Meles meles), sansar (Martes foina), kirpi (Erinaceus türü), tavşan (Lepus capensis), gelincik (Mustela türü), sincap (Sciurus türü) gibi memeliler; yılan, bukalemun (Chamaeleo chamaeleon), kertenkele (Lacerta türü), kaplumbağa (Testudo türü) türleri gibi sürüngenler ve sülün (Phasianus colchicus), ürkeklik (Tetraogallus caspius), ormantavuğu (Tetrao mlokosiewiczi), ağaçkakan (Dendrocopus türü), yırtıcı kuşlar (Aquila, Accipiter, Circus, Buteo, Pandion, Falcove Pemis türleri), çeşitli baykuş türleri ve çok sayıda ötücü kuş türü sayılabilir.

Bunlardan çengel boynuzlu dağ keçisi, yaban kedisi (Felis silvestris), kara akbaba (Aegypius monachus), şah kartal (Aauila heliaca), büyük orman kartalı (Aauila danga) ve küçük orman kartalı (Aauila pomarina) gibi türler uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmış orman faunası türlerindendir (Çevre Bakanlığı, 2001).

Türkiye’de 8 milyondan fazla orman köylüsü 17.797 orman köyünde yaşamaktadır. Yapılan araştırmalara göre, çoğu yasadışı yollardan olmak üzere, 1937-95 arasında 200.000 ha orman alanı tarım alanına çevrilmiş (bütün orman alanının yaklaşık % l’i) ve 27.000 ha orman alanı yerleşmeye açılmıştır.

Orman köylerinde yaygın olan tarım ve yakacak odun kesme/toplama uygulamaları sağlıksızdır ve bunlar ormansızlaşma ve orman arazilerindeki toprak erozyonunun başlıca nedenlerini oluşturmaktadır. 1990’da 12,2 milyon ton odun yakıt olarak tüketilmiştir. Bu toplam miktarın yalnızca 5,5 milyon tonu yasal yollardan elde edilmiştir. Ormanların korunması ve yönetimiyle ilgili kurumlarda personel ve donanım yetersizlikleri vardır; bazı uygulamalar kaynakların bozulmasına neden olabilmektedir. Kadastro çalışmaları ormanların ancak % 72’sini kapsamaktadır ve kalan alanlarda mülkiyet hakları belirsizdir. 1950-89 arasında 1,4 milyon hektarlık, “orman” sınıfından sayılan alan Orman Bakanlığı’mn yetki alanı dışına çıkarılmıştır. Türkiye’de orman yangınlarının % 99’u insan kaynaklıdır. 1991’e kadar orman yangınları sonucu kaybedilen alan 1.398.198 hektardır; bu da yangın başına 28 ha kayıp demektir. Son on yılda bu konuda alman önlemler sonucunda yangın başına kayıp 2,5 ha’ya düşmüştür. Öte yandan, aşırı otlatma, orman alanlarına keçi sokulması, hava kirliliği, yabancı türler, iklim değişikliği, bitki ve hayvan türlerinin denetimsiz toplanması, avcılık, böceklerden kaynaklanan tahribat ve orman yangınları orman ekosistemlerinin yapısını etkileyerek, biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir.

Türkiye’nin Tür Çeşitliliği

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Türkiye, Avrupa kıtasında bulunan bitki türlerinin % 75’ini barındırmaktadır ve bunun üçte birini endemik bitkiler oluşturur. Anadolu faunası 80.000′in üzerindeki tür zenginliğiyle de dikkati çekmektedir. Alageyik ve sülünün anavatanı Anadolu’dur; bozayı, yaban domuzu, kurt ve vaşak başta olmak üzere memeliler ve 400′ün üzerinde kuş türü ile yok olduğu düşünülen Anadolu leoparının izlerine rastlanıldığı bilinmektedir. Akdeniz ve Ege kıyıları soyu tehlike altında olan Monachus monachus, Caretta caretta ve Chelonia mydasm yaşam alanlarıdır.

Türkiye, Akdeniz ülkeleri içinde, soyu tükenmekte olan Akdeniz fokunun yaşam alanlarına sahip ender ülkelerdendir. Bütün koruma çalışmalarına karşın, Akdeniz fokunun Ege, Akdeniz ve Karadeniz’deki popülasyonu sabit değildir. Türkiye denizlerinde, 1970’lerde 150 ile 300 arasında birey olduğu tahmin edilirken, bugün bu sayı 100’ün altına düşmüştür. Bu yok oluşun ana nedenleri arasında, özellikle balıkçılar tarafından bilinçli öldürmeler, turizm ve aşırı kentleşme nedeniyle yaşam ortamlarının yok olması, aşırı balıkçılık nedeniyle balık stoklarının azalması sayılabilir. Bu tür Karadeniz ve Marmara’da yok olmak üzeredir (Öztürk, 1992).

Türkiye denizleri memeliler (Cetaceans) açısından da zengindir. Bunlardan başlıcaları Delphinus delphis, Tursiops truncatus, Phocoena phocoena’du. Ege ve Akdeniz’de sekiz odontocete türü (D. delphis, T. truncatus, Stenella coeruleoalba, Globicephala melas, Grampus griseus, Pseudorca crassidens, Physeter catodon, Ziphius cavirostris) ile bir mysticete türü (Balaenoptera physalus) bulunmaktadır. Aşırı avcılık, kıyı alanlarının yanlış ve plansız kullanımı, deniz kirlenmesi ve kitle turizmi deniz memelilerine yönelik en büyük tehditleri oluşturmaktadır.

Türkiye’deki bitki türlerinin % 33’ü endemiktir. Yaklaşık 3.000’i endemik olmak üzere, 9.000’den fazla bitki türü içeren zengin Türkiye florasında 500’den fazla soğanlı bitki bulunur. Endemizm oranının yüksek olduğu bu flora, tıbbi ve aromatik bitkiler açısından da zengindir. Bu yüksek endemizm düzeyi, Türkiye’ye bu türlerin, özellikle de dünyanın büyük bölümünün bağımlı olduğu tahılların türetildiği yabani türlerin yeterince korunması, tehlike altına girmemesi ya da yok olmaması konusunda daha da büyük bir sorumluluk yüklemektedir. 19 ve 20. yüzyıllarda Türkiye’deki sekiz endemik bitki türünün soyunun tükendiği kesinlik kazanmıştır (Çevre Bakanlığı, 2001).

Türkiye’deki balık türü sayısı 472’dir ve bunların 50’si tükenme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, tatlısu balıklarından, 26 familyaya bağlı 192 tür belirlenmiştir. Kuşların göç yolları üzerinde bulunması nedeniyle, Türkiye pek çok kuş türü için anahtar ülke konumundadır. Yaklaşık 454 kuş türü olduğu bilinmektedir ve bunların bir bölümü küresel olarak tehdit altındadır.