‘Biyolojik Çeşitlilik’ Kategorisi için Arşiv

Biyolojik Çeşitliliğe Yönelik Tehditler

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Türkiye’nin zengin biyolojik çeşitliliğine yönelik tehditler şöyle özetlenebilir:

• Kırsal alanlarda hızlı nüfus artışından kaynaklanan ekonomik baskı ve mevzuat boşlukları nedeniyle tarım alanlarının parçalanması çiftçilerin gelirlerinin düşmesine yol açmaktadır. Bu durum küçük çiftçileri, arazi kazanmak üzere orman kesimi, aşırı otlatmayla meraların tahribi ve bitkilerin aşırı toplanması gibi, biyolojik çeşitliliği tehdit eden etkinliklere yöneltmektedir. Öte yandan, ormancılık politikalarındaki sürdürülemez uygulamalar da biyolojik çeşitliliği olumsuz etkilemektedir.

• Step alanlarında, sürdürülebilir olmayan tarım yöntemleri, verimli toprak elde etmek için meraların tahrip edilmesi ve anız yakma biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehditler arasındadır.

• Tarımsal etkinlikler 5,1 milyon hektar alanda 5. ve 6. sınıf topraklarda gerçekleşmektedir. Bu arazilerin çoğu yasadışı orman kesimleri ve mera açma sonucunda elde edilmiştir. Denetimsiz ve aşırı otlatma duyarlı step ekosistemlerini tahrip etmeye devam ederken, yaşamları hayvancılığa bağlı olan kırsal topluluklar üzerinde ekonomik baskı oluşturmaktadır.

• Farklı arazi kullanım bölgelerini düzenleyen mevzuatın eksikliği ya da kentsel alanlar çevresindeki uygulamalar nedeniyle 460.000 hektar dolayında verimli tarım toprağı yok olmuştur. Bu durum, özellikle kentsel alanlar çevresinde kırsal kesimden gelen göçlerle birlikte, sanayi kuruluşları ile konutların denetimsiz ve plansız yayılması sonucu katlanarak artmakta ve doğal yaşam ortamları yok olmaktadır.

• Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde olmak üzere, kıyı alanlarındaki arazi spekülasyonu ikinci konut patlamasıyla sonuçlanmaktadır. Çevresel bozulmayı önlemeye yönelik kurumsal yapının etkinleştirilemeyişi ve mevzuattaki eksiklikler, biyolojik çeşitliliğin en büyük tehdidi olan doğal yaşam ortamı kaybına neden olmaktadır. Kıyı yaşam ortamlarının tahrip edilmesi birçok alanda, kara ve deniz ortamlarındaki pek çok hayvan ve bitki türünün kaybolmasına neden olmaktadır.

• Aşırı ve yanlış balıkçılık, yabanıl hayvanlar ile kuşların avlanması, tıbbi bitki ve otların, soğanların toplanması/sökülmesi süreçleriyle ilgili yetersiz denetim ve izleme, birçok türün yaşamını sürdürmesini engelleyen tehditlerdir. İç sular ve denizlerde balıkçılık süre ve dönemlerini düzenleyen denetim mekanizmalarının yetersizliği de deniz ve tatlısu ortamlarındaki biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Özellikle kurt (Canis lupus), bozayı (Ursus arctos) ve avlanması Orman Bakanlığı’nca yasaklanan vaşak (Lynx lynx) ile dağ keçisi (Capm aegagrus) gibi büyük memeliler ve birçok kuş türünün aşırı avlanması biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehditler arasındadır.

• Ormanların karşılaştığı başlıca tehlikeler, sahipliğin belirsizliği, aşırı otlatma, keçilerin orman alanlarına sokulması, hava kirliliği, iklim değişikliği, yabancı türler, bitki ve hayvan türlerinin denetimsiz toplanması, böceklerin neden olduğu zararlar, orman yangınları ve yasadışı açmalar sonucunda ormanların yok olmasıdır.

• Tarım sektöründe çevre olgusu göz önünde bulundurulmadan sağlanan özendiriciler, ağır kimyasal ilaç ve gübre kullanımı ile yanlış sulama projelerinin uygulanmasına neden olmuştur. Şu anda görece düşük olmakla birlikte, Türkiye yoğun ve sulu tarıma geçtikçe, aşırı kimyasal ilaç ve gübre kullanımının biyolojik çeşitlilik ile sağlığa olan etkilerinin gelecekte artacağı öngörülmektedir.

• Tarım alanlarının verimli olmayan sulama nedeniyle tuzlanması biyolojik çeşitlilik kaybına yol açmaktadır. Kıyı, deniz ve sulak alan ekosistemleri özellikle sanayi ve tarım kökenli kirlilik ve evsel atıklardan ciddi biçimde etkilenmektedir.

• 1980’lerden başlayarak turizm sektörünün özendirilmesi, büyük kitle turizmi yatırımlarında patlama yaratarak bütün kıyı yaşam ortamları (denizkaplumbağalarımn üreme alanları, Akdeniz fokunun yaşam alanları vb.), kumullar, lagünler, kıyı ormanları ve verimli tarım alanlarının geri dönülemez biçimde tahrip olmasına neden olmuştur. Bu kapsamda, sürdürülebilir olmayan avcılık, balıkçılık ve toplama yöntemleri ve orman keserek arazi açma gibi, turizm sektörünün taleplerini karşılamaya yönelik baskıların oluşması, evsel atıkların denetimsiz biçimde denize boşaltılması ve mevsimlik değişen nüfus biyolojik çeşitlilik ve yaşam ortamlarına yönelik önemli sorunlar arasındadır.

• Türkiye’de çevre koruma programlarında uzman ve teknik eleman azlığı da önemli sorunlardan biridir. Hükümet değişikliklerinde yaşanan/yaşanabilen uygulamalar, biyolojik çeşitliliği korumanın gerektirdiği zaman ve deneyim faktörlerini etkilemektedir. Neredeyse ilgili bütün bakanlıklar yetersiz teknik eleman sorunundan etkilenmekte, özellikle de biyolojik çeşitliliğin yaygın olduğu kırsal kesimde ve koruma alanlarında yetişmiş ve uzman teknik eleman görevlendirme zorlukları yaşanmaktadır. Uzman eleman seçiminde disiplinlerarası dağılımın dengeli olarak yapılmaması, bakış açılarında tek yönlülük riskini de beraberinde getirmektedir.

• GDO’lar ve yabancı türler biyolojik çeşitliliği azaltmakta ve özellikle genetik çeşitliliği olumsuz etkilemektedir.

Biyogüvenlik

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Sanayide biyoteknoloji kullanımı Türkiye’de henüz gelişmemiştir. Bununla birlikte Türkiye, mısır, buğday, soya fasulyesi gibi tarımsal ürünlerin üretim ve tüketimi bakımından, “genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar” (GDO) için çok önemli bir pazar olarak değerlendirilebilir. Dünyada ve Türkiye’de transgenik bitkilerin ithalat yoluyla ülkeye getirilip ekilmesi ya da bu tür bitkilerden elde edilen gıda ürünlerinin iç pazarda satılması konularında siyasal, yasal, bilimsel ve teknik uygulamalar bağlamında ciddi boşluklar ve bunlardan kaynaklanan sorunlar bulunmaktadır.

Modern biyoteknoloji kullanımından ve bu yöntemle üretilen ürünlerden kaynaklanan olası riskler yalnız insan sağlığını değil, biyolojik çeşitliliği de içeren doğal kaynakları da tehdit etmektedir. Bu bağlamda, biyogüvenlik politika ve uygulamalarının öncelikli bir eylem olarak, tarım, çevre ve teknoloji politikalarıyla bütünleştirilmiş bir biçimde yaşama geçirilmesi zorunludur. Buna karşılık, tarımsal üretimin artırılmasına ve tarım zararlılarıyla mücadele ilaçları ile kimyasal gübre kullanımının azaltılmasına katkı sağlayabileceği ileri sürülen GDO’larm yaratabilecekleri potansiyel riskleri dikkate almamanın orta ve uzun vadede geri dönülemez çevresel etkilere yol açabileceği de unutulmamalıdır.

Türkiye’de bulunan türlerin transgenik olanlarının ülkeye girme, üretim ve yayılmasının, ekonomik açıdan olduğu gibi, biyolojik çeşitliliğin korunması açısından da yol açabileceği risklere ilişkin herhangi bir bilimsel çalışmanın henüz yapılmamış olması, olası tehditlerin boyutlarını daha da artırmaktadır.

Ayrıca transgenik bitkilerin, salıverildikleri ortamda bitki sosyolojisi, doğal türlerdeki genetik çeşitlilik, ekosistemdeki tür dağılımı ve ekolojik denge üzerindeki uzun dönemli etkileri bakımından Türkiye özel bir tehdit altındadır. Mevcut gen kaynağının tümüyle yok olmasına yol açabilecek böylesi bir risk, birçok yabanıl bitkinin gen kaynaklarını barındıran Türkiye’nin biyolojik çeşitliliği açısından özel bir önem taşımaktadır. Buna ek olarak, ithal edilen bitkisel kaynaklı ham ve/ya da işlenmiş ürünler için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen denetim belgeleri ithal edilen ürünün GDO içerip içermediğini kapsamadığından, bu konuda bilgi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, GDO içeren ve içermeyen ürünler karıştırılarak pazarlandığı için Türkiye’ye de girmiş oldukları ileri sürülmüştür.

Öte yandan, Türkiye’de 1998’den bu yana transgenik bitkilerin alan denemelerine alınmaya başlandığı bilinmektedir. Transgenik bitkilerin alan denemelerinin tamamlanmasının ardından tescili, üretime sokulması ve besin zincirinde kullanımının gündeme gelmesi beklenmektedir. Bu çalışmalar, henüz kurumsal ve teknik altyapının gelişmemiş ve AR-GE çalışmalarının çok yetersiz olması, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin bulunmaması gibi gerekçelerle eleştirilmektedir.

BÇS kapsamında hazırlanan Biyogüvenlik Protokolünü Türkiye 24 Mayıs 2000’de imzalamıştır. Bununla birlikte, protokol henüz onaylanmadığından, Türkiye’de biyogüvenlik konusundaki yasal boşluk sürmektedir.

Ekolojik Tarım ve Hayvancılık

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Türkiye’de ekolojik tarım 1984’te, önceleri Avrupalı bazı şirketlerin, gereksinim duydukları ürünleri anlaşmalı çiftçilerle yetiştirmek ve elde edilen ürünleri Türk ihracatçılar aracılığıyla ithal edebilmek için projeler oluşturmalarıyla başlamıştır. 19901ı yılların başına kadar, ekolojik tarımla ilgili danışmanlık, denetim ve sertifikasyon gibi uygulamalar da yabancı kuruluşlarca yerine getirilmiştir. Başlangıçta Türkiye’nin geleneksel ihraç ürünlerinden kuru incir ve üzümle ilgili olarak Ege Bölgesi’nde gerçekleştirilen ekolojik tarım uygulamaları, daha sonra kuru kayısı ve fındık gibi ürünler de katılarak farklı bölgelere yayılmıştır.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı verilerine göre, 1999’da Türkiye’de yaklaşık 92 değişik üründe, 46.523 bin hektarlık arazide 12.275 dolayında üretici 168.306 ton ekolojik tarım üretimi yapmaktadır. Üretilen ekolojik ürün çeşitlerinin sayısı 1990’da 8 ve üretim alanı 1.037 hektar olarak gerçekleşmiştir. 1999’da ürün çeşidi sayısı 92’ye, üretim alanı da 46.523 hektara çıkmıştır. Türkiye’de üretilen ekolojik ürünler büyük ölçüde ihraç edilmektedir. Bu nedenle, ekolojik ürünlerin üretim miktarı ve çeşitliliği yurtdışından gelen talepler doğrultusunda biçimlenmektedir. Üretilen ekolojik ürünlerde olduğu gibi, bunlardaki kimyasal kalıntıların çözümlenmesinde de dışa bağımlı olunması, ekolojik tarımın ulusal düzeyde yaygınlaştırılmasını zorlaştırmaktadır

Öte yandan, Türkiye’de ekolojik hayvansal ürün üretiminde kayda değer bir gelişme sağlanamamıştır. Türkiye’nin yüksek nüfusunun iç tüketim için daha fazla üretim yapılmasını zorunlu kıldığı dikkate alındığında, ekolojik hayvansal üretim sistemlerinin ekonomik özendiricilerle geliştirilmesinin yararlı olacağı ileri sürülebilir.

Ekolojik tarım ve hayvancılık politikalarının yalnız biyolojik mücadele yöntemlerinden oluşan uygulamaları içermediği dikkate alınarak, biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım, istihdam, çiftçi ve tüketici hakları ve yoksullukla mücadele politikalarının bir bütün olarak ele alınacağı bir yapısal dönüşümün sağlanması zorunludur. Bu bağlamda, yasal düzenlemelerin de iyileştirilmesi ve mevcut yönetmeliğin bir yasaya dayanmamasından kaynaklanan sorunların giderilebilmesi için, “Tarımsal Ürünlerin Ekolojik Yöntemlerle Üretilmesine İlişkin Yasa”nın da en kısa zamanda çıkartılması gerekmektedir.

Tarımsal Biyolojik Çeşitlilik ve Ekolojik Tarım

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Türkiye’de tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin bütünleşik politikaların varlığından söz etmek olanaklı değildir. Tarımsal biyolojik çeşitlilik konusunda politika oluşturmak için gerekli kavramsal çerçevenin henüz geliştirilmemiş olduğu söylenebilir. Örneğin, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında tarımsal biyolojik çeşitlilik konusu yer almamaktadır.

BÇS’ye taraf olan ülkeler, 1996’da yapılan ve Türkiye’nin de katıldığı 5. Taraflar Toplantısı’nda tarımsal biyolojik çeşitlilik konusunda bir çalışma programı kabul etmişlerdir (Karar III/ll). 2000 yılında bu programın geliştirilmesi için karar alınmış (Karar V/5), 7-19 Nisan 2002 tarihleri arasında Lahey’de yapılan 6. Taraflar Toplantısı’nda da VI/5 sayılı karar kabul edilmiştir. Bu kararların ulusal düzeyde uygulanması için Türkiye’nin bir dizi önlem alması gerekmektedir. Öte yandan, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası anlaşma ve sözleşmelerin, Anayasa uyarınca mevzuatın parçası oldukları dikkate alınarak, uygulamalarda öncelikle göz önünde bulundurulmaları gerekir. Aynı biçimde, Türkiye’nin imzaladığı ancak henüz onaylamadığı Biyogüvenlik Protokolünün de, onaylandıktan sonra yasa hükmünde olacağı göz önünde bulundurularak, ulusal uygulamalarda dikkate alınması için şimdiden düzenlemeler yapılmalıdır.

Dağ Ekosistemleri

Pazartesi, 26 Mayıs 2008

Alp-Himalaya dağ kuşağında yer alan Türkiye’nin yaklaşık yarısı dağ ekosistemi içerisindedir. Bu dağların uzanış ve yüksekliği, farklı bitki ve orman kuşaklarının ortaya çıkmasında etkilidir. Türkiye’nin kalıntı ve endemik bitki zenginliğinde dağ ekosistemlerinin rolü vardır.